14 Ekim 2018 Pazar

E Şıkkı

Rüzgar havalandırdı. Uçan halım süzülüyor yine gökyüzünde; bilir nereye gideceğini. Bu yüzdendir hiç önüme bakmam uçarken. Sağıma soluma bakarım. Aşağıya da bakarım da... Aslında aşağıya çok bakamam. Çok korkarım. Neyden mi?
Düşmekten.
Yüksekten de korkarım da düşmek kadar değil. Belki düşmekten korktuğum için yüksekten korkuyorumdur. Yere çakıldığımda çıkacak sesten korkuyorumdur. Ölmek dert değil de düşmek zor. Düşersem kalkamam bu sefer. Gücüm yok değil ha yanlış anlaşılmasın. Kalkmayı isteyen canım yok.
Uçuyorum yine. Sağımda solumda uzun uzun binalar put gibi duruyor. Kim gelip yıkacak acaba onları? Nereye götürüyor beni acaba? Dört köşesinde püsküller. Her biri rüzgarda koşan, saçları beline kadar uzamış, genç bir kız gibi. Bir birinin aynısı dört kız.
Mozaik desenler var üzerinde halının. Kırmızı yayılmış virüs gibi halının her yanına. Zararı yok ama kimseye. Krem rengi desenler mağrur, anlamlı. Keşke ben de anlasam ne anlama geldiğini. Sarılar sarmış desenlerin etrafını. Onlarında kafasında aynı soru:
Nedir yani şimdi bu desenler?
Hayatın anlamı mı?
Anlamsızlığı mı?
Belirlenmişliği mi?
Belirsizliği mi?
E şıkkı hepsi mi?
Maviler de var arada. Çok soru soruyorsun diyor bana her seferinde. Haklılar da. Ama nereye gidiyor bu halı? Atlasam mı bu sefer?
Ya düşersem. Düşersem kalkamam bak baştan söyleyeyim.
Bir bulut geliyor sağ yanımdan. Beni kabul eder mi acaba? Sorsam halı küser mi? Ama zaten gidiyor ki gideceği yere halı. Biliyor da gideceği yeri bana ihtiyacı yok. Yolda yakalarım ben onu. Biraz kırılır ama affeder sonra.
Ah bulut biraz gelip yatsam, yüzümü sürsem pamuk tenine olur mu? Sessizliği hayır mı demek?
Belki de ne soruyorsun aptal gelsene diyordur.
Dört kız kardeşin saçlar sağa savruluyor. Hayır! Bu son şansım. Bir daha bu cesarete sahip olamayacağım belki de asla. Atla. Uzaklaşıyorsun atla işte. Bir saniye sonra...
Atladım.
Düşmedim.
Halı gidiyor. Ama çok yumuşak. Pamuk tarlası gibi. Hep burada kalsam. Kimseyi duymasam, görmesem, hissetmesem. Kimse beni görmese, duymasa, hissetmese. Ben ve bulut.
Halı nereye kayboldu. Bu kadar çabuk mu vazgeçti bende. Kabul ben vazgeçtim. Ama sıkıldım o desenlerin anlamını çözmekten. Şimdi bulutla tek bir anlam var. Yanağımdaki yumuşacık his. Arkamdan bir uğultu geliyor.
Hayır! Dur! Tamam geri geleceğim dokunma buluta. Dört kız kardeşin saçları arkaya uçuyor. Yüzleri hırslı. Öldürecekler bulutu. Hayır yavaşla! Öldüreceksin onu! Hayıııııırrrrrr!!!
Yine halının üzerindeyim.
Özür dilerim bulut. Seni ben öldürdüm. Sen orada uzakta, yaşıyorken...Sadece iki dakika için...
Seni çok sevdiğimden mi öldürdüm?
Bencilliğimden mi yoksa?
Sen de mutlu oldun mu o iki dakikada?
Yoksa mutsuz muydun?
E şıkkı hepsi mi?

3 Ağustos 2018 Cuma

Gri Bir Mesele

Küfür dilime pelesenk.
Sen biraz az ben biraz fazla.
Ne olurdu ki kalsaydın biraz daha.
Sayfalar renkli ama ben gri. Gri de renk değil mi ki? Elmanın kırmızısı, güneşin sarısı, denizin mavisi...
Ruhsuzluğun grisi, tükenmişliğin grisi, gönlümün grisi, yalnız yürüdüğüm Ankara sokaklarının grisi...
Sonra yükseldi içimden bir gri, kapladı herşeyi, herkesi, seni, beni. Bir tek yokluğun kaldı simsiyah içimde. Ne yaptıysam olmadı, ne dediysem duymadı, olmadı gri. Topladım tüm beyaz kuvvetleri. Atlılar en önde, arkasında piyadeler, tepelerde okçular. Yokluğun karşımda simsiyah canavar. Bindim gri yeleli atımın sırtına, bağırdım sesimin çıktığı kadar. Kılıçlar kalktı havaya, savaş naraları yükseldi.
Saldırın...
Önce atlıları yuttu yokluğun, piyadeler bana baktı korkarak. Diyemedim dönün evinize bu benim meselem.
Saldırın...
Kaderleri ortakmış. Sonuçta ben yazdım kaderi. Sonunu bildiğin şey kader mi ki? Bu da başka sefere artık.
Okçular ne yapsındı. Attıkları oklar yok oluyordu. Hepsi hançerlerini çekti saldırmaya hazır.
Saldırmayın...Dönün evinize. Bu benim meselem.
Atımın sağrısına yavaşça vurdum. Sonra daha hızlı, daha da hızlı vurdum. Yokluğuna doğru dört nala koştum. Tam önünde durdum. Sakince indim atımdan. Kulağına fısıldadım burası sana göre değil diye. Kısa bir kişneme anladığını belirten.
Kılıcımın durduğu kemeri çıkardım, fırlattım kenara. Kılıçla halledilecek mesele değildi. Korkuyordum ama korkuyla halledilecek bir mesele de değildi. Daldım yokluğunun siyahlığına. Göz gözü görmüyor. Bir milim sonrasında ne var fark edilmiyor. Bir el dokundu omuzuma.
Sağ elim kılıcıma gitti. Aptal ben niye bıraktıysam dışarda.
Arkamı döndüm sen.
Bir şey söylemeden sarıldın.
Yer sallandı, gök feryat etti. Işıklar hız rekoru kırdı. On bin savaş davulu çalmaya başladı. Kılıç sesleri, savaş naraları.
Umrumda değil.
Varsın yok olsun dünya sırf sana sarıldım diye.
Merak. Açtım gözlerimi. Gök gri, pencerelerde birbirini kovalayan damlalar. Önce ışık sonra ses. Kollarımda sen. Elmanın kırmızısı, güneşin sarısı, denizin mavisi...
Aşkın grisi...

9 Haziran 2018 Cumartesi

Biz Dört Kişiydik

Celal: Semih Abi! Nasıl oldun?
Semih: Lan oğlum bıktım yemin ederim. Otuz yıldır bir insan ağzına kadar dolu tencereleri aynı yere koyar mı ya? Üç ev değiştik tencereler yine bende. Vay neymiş eğilmişmişim, değiştirseler miymiş.
Fethi: Abi abartma sen de ya iki tencere alt üstü. Bak Yaşar’ la bana yirmi yılı devirdik. Kıllı kıllı göbeği, yemek yemiyor anasını satayım, dirsekleri dayayıp kerkiniyor herif.
Yaşar: Doğru diyor abi. Geçenlerde kıl dönmesi mi ne olmuş bunda. Götü sağa verip oturuyor. Çat diye ses geldi belimden. Sesi fark etti heralde de azıcık toparlandı. Çocuğu da kendine benzetti topalak bi’ şey oldu. Topalaklığı geçtim bir de tepikleyip duruyor. Tak tak tak...
Semih: Oğlum siz de ne dertliymişsiniz. Ağzıma tıktınız lafı. Zamane gençleri işte. Sen bunları örnek alma Celal.
Yaşar: Haydaa...
Semih: Ah ah! Bak Celal! Sene 1988. Arif, Mahmut, Salim, ben. Çakı gibiyiz. Pırıl pırıl. O zamanlar civanız tabi, o şekilde desenler, motifler üstümüzde. Salim’in göbeğinde bir lira kadar cilasız yer vardı. Alay ederdik ‘Oğlum abdest tutmaz senin’ diye de önce iki kızar sonra gülerdi bizle. Doğuştanmış o da. Tutmamış bir türlü cilayı. Neyse aldılar gelip dükkandan. O zaman böyle götü başı salmış değillerdi. Evi düzmeden yapmışlar düğünü de takılan üç beş altını bozdurup tutmuşlar Siteler’in yolunu. Dedim ya dipçik gibiyiz. Üzerimize çıkıp perde asarlardı da bizden ses çıkmazdı. Gel zaman git zaman senin bu topalak dediğin geldi dünyaya. Ooo ne curcuna erkek çocuk oldu. Tatlı bir şeydi de doğduğunda. Sonradan çıktı huyu ortaya. Tabi çocuk olunca ev dar geldi bunlara. 2+1 Mamak’ta ev nolacaktı. Sordular eşe dosta. Abidinpaşa’da 3+1 ev. Yeni bina. Biz de sevindik kendi aramızda. Nemden kurtuluyoz lan yeni bina şimdi nem mem de olmaz oralarda diye. Önce dediler kendimiz taşırız evi. Tam Siteler’den gelişimizin onuncu yılı. E on yılda evin içi dolmuş tabi, nerde o yeni evli döşekte yattıkları halleri. Aradı herif dayı oğlunu, o gün öğrendim akrabayla iş yapılmayacağını. Geldi üç tane yapılı, kirli sakallı, kavruk genç. Eski bina işte, daracık merdivenler. O gün kaybettik Arif’i. Tam ikinci katı birinci kata bağlayan merdivenin dönemecinde çatırt diye bi’ ses geldi. Dün gibi hatırlıyorum. Hemen sağımda Salim vardı ona baktım. Salim gözlerini sağ tarafına dikmiş, donmuş kalmıştı. Sonra gözleri doldu. O zaman anladım Arif’e bi’ şey olduğunu. Şimşeği takip eden gökgürültüsü gibi beton merdivene düşen Arif’in sesi geldi. Biz dört kişiydik. Dört kişi olmak zorundaydık. Arif, Mahmut, Salim, ben olmalıydık.
Yaşar: Başladık yine.
Fethi: Abi eyvallah Allah rahmet eğlesin ama yeter gari.
Yaşar: Bıkmadın anlatmaktan abi yemin ederim. Geçen sene de Mahmut Abi’yi kaybettik. Hepimiz üzüldük ama Celal kardeşimiz katıldı aramıza. Bak Celal’ e pırıl pırıl kardeşim benim.
Celal: Sağolasın Abi. Ama izniniz olursa Semih Abi’nin hikayesini dinlemek isterim.
Fethi: Haydaa...Lan oğlum neyini dinleyecen. İyi adamlarmış işte. Talihsizlik işte.
Semih: Lan oğlum ben o gün...
Yaşar: Abi sen de hemen alınıyon ha! Saygısızlık ettiğimiz yok ki. Ne gerek var şimdi eski yaraları açmayı diyoruz.
Celal: Sen devam et lütfen Semih Abi.
Semih: Azıcık şu çocuğu örnek alın oğlum.
Fethi: Yav bu da kibarcık yeminlen. Fabrika çıkışlı işte.
Yaşar: He ya bu fabrikalılar da bir şekil oluyor.
Celal: Abiler ne alakası var fabrikalı olmakla. Ben bilmiyorum hikayeyi merak ettim.
Fethi: Lan olum neyini merak ediyon. Arif’i duvara çarpmış elemanlar Salim de...
Semih: Duvara çarpışmış. Sen hiç can dostum dediğin arkadaşını yerde cansız yatarken gördün mü? Daha da acısı ne biliyo musun Celal? O iki şerefsiz birbirine baktı ve omuz silktiler sonra da daha uzun olan hiç bir bok olmamış gibi Arif’i koltuğunun altına sıkıştırıp devam ettiler inmeye merdivenleri.
Celal: Vay şerefsizler!!!
Fethi: Ooo bak sen fabrikalıya.
Celal: Özür dilerim bir an dayanamadım.
Semih: Şerefsizler ki ne şerefsizler Celal. Savurup attılar kamyonun arkasına. Arif’in cansız bedeni de fırlattılar kamyonun içine. Şans ya Salim’in yanına düştü. Göz yaşları durmuştu Salim’in ama yüzü hala aynıydı. Gözleri Arif’in bedenine kitlenmişti. Mahmut’a baktım onun da gözler doluydu ama Mahmut işte ne bi’ şey anlatır, ne bi’ şeyden dertlenirdi. Gözleri dolmuş boş boş kamyonun arka köşesine bakıyordu. Ses etmedim. Bi’ şey demezdi bilirdim. Mahmut’tu işte. Benim asıl endişelendiğim Salim’di. En kırılganımız da oydu. Biraz seni andırıyordu ha Celal oğlum. Senin gibi kibardı, efendiydi. O kadar alay ederdik de bi’ kez olsun ağzından kötü laf çıkmamıştı. Ama şimdi gözleri bir an olsun ayrılmıyordu Arif’in bedeninden. En çok da Arif severdi Salim’i. Aynı yaştaydılar ama Arif hep abisi gibiydi Salim’in. Ne zaman alay etsek Salim’le uzatmayın diye azarlardı bizi. Ben Salim’e ne yapacağımı düşünürken o şerefsizler yığmıştı yanımıza bi’ sürü eşyayı. Motorun çalışma sesini duyunca kendine geldi Salim. Üçümüz de baktık birbirimize sonra Arif’e gitti gözlerimiz. Sonra çıktı kamyon yola. Sanki bilerek tüm çukurlara giriyordu şerefsizler. Her bir çukurda Arif’ in bedeni bir o yana bir bu yana savruluyordu. Her savruluşunda bir küfür savuruyordu Mahmut. Nerdeydik, ne kadar kalmıştı varmamıza, ev sahipleri görünce ne yapacaktı. Ben bunları düşünürken kamyon birden sallandı...
Celal: Semih Abi iyi misin?
Fethi: Dedik abi sana deşme eski mevzuları bak yine başladı.
Celal: Ne oldu ki nesi var Semih abinin?
Yaşar: Yav abi diyoruz sana yaşlandın artık.
Semih: İyiyim Celal oğlum yok bi’ şey. Susun siz de. Nerede kalmıştım?
Celal: Abi başka zaman devam et istersen.
Semih: Oğlum yok dedim bi’ şeyim.
Celal: Kamyon sallandı demiştin abi.
Fethi: Lan sen de!!!
Semih: Kamyon sallandı. Mahmut’un Semih diye bağırmasıyla kendime geldim. Mahmut ne ana bırakmıştı ne bacı bi’ yandan da ağlıyordu...
Yaşar, Fethi, Celal: Semih Abi!!!
Ev sahibi: Hanııııım!!! Bu masanın ayağı kırıldı IKEA’da ne güzel masalar var. Yarın çıkıp bakalım iş çıkışı.

3 Haziran 2018 Pazar

Koşulmuyor Geri!

Bir kahve bardağının dibinde başladı. Öyle karton bardak değil ha! Üçüncü nesil kahve bardağı. Bir kulağım yan masada, diğer kulağım...Sahi diğer kulağım nerede?
-Düştü üç gün önce.
Yüzüme şaşkınlığın koşması gerek. O da yok. Nerede?
-Terk etti yıllar önce.
Yok artık daha neler. Şaşkınlık terk eder miymiş insanı? Hadi canım sen de!
-Vallahi bak! Hatta dört yıl önceydi. Sen yine bir kahve bardağının dibindeydin. Telefon çaldı.
+Oradaymışsın gibi anlatıyorsun.
Gözler devrildi üstüme. Yuvarlandı sağ kulağımın davetsiz misafir olduğu masaya kadar.
+Tamam devam et.
-Telefonun bozuk yine. Apar topar kulaklığını aradın çantanda. O da düğüm olmuş yine. Düğüm ne kelime anahtarlığınla yek pare adeta. İnsan bir kapıyı tıklatır der gibi baktılar sana. Ama sen yine gamsız. Başladın ayırmaya kulaklığı. Saniyeler umrunda değil. Sen de onların umrunda değildin ki sustu telefon. Zaten hiç anlamam millet bu kadar zamanı takıyoru da o milleti s..kliyor mu acaba? Nasıl bir yalnızlık düşünsene? Öyle akıp git. Millet de başında vah vah tüh tüh... Durduran var mı? Vay sen çok yoruldun dur az da ben akayım diyen var mı? Abi cüzdanı mekanda unuttum siz gidin ben alıp da geleyim deme lüksü var mı?
+Lan ne alakası var benim şaşkınlığımla?
-Senin için bile akıyor zaman işte. Peheey...Alıp başımı gidecem de nereye işte. Geri koşup her şeyi başa alsam...Çok uzun. Önüme bakıyorum. Şifreli kanalda erotik film, bir şeyler var ama net değil. Kim soktu beni bu yola?
+Haydaaa...
Şaaapp!!
+Noluyor lan? Tokat atmak nedir? Yıl olmuş 2018.
Artık çenem de sağdaki masada. Ne geçirdi ağzıma şerefsiz. Ooo sağ kulaklar da buradaymış. Konu nedir abi? Benim masada işler karıştı.
-O kadar insanın arasında seni verdiler bana? Bahtıma sıçayım. Geri koş...Koşulmuyor ki anasını satayım! Gel lan buraya bana da sen düştün dinleyeceksin. Ne diyordum?
+Cüzdanın masada kalmıştı.
Dinleyecektim artık napayım. Eli de amma ağırmış.
-Cüzdanım masada kalmışmış. Mesele o mu?
+Yani para dert değil de kimlikleri çıkartmak zor şimdi. Tabi kredi kartları var bir de. Bankayı ara iptal etsinler. Yok o yok bu...Bir de vesikalıklar var o da dert tabi. Şimdi açacak manita yeni cüzdanı foto yok. Al başına belayı. Vay sen beni sevmiyorsun da vay sen bana kıymet vermiyorsun da. Aaa bir de kart vizitler var. Şimdi devir internet devri ama kart vizitinde ayrı olayı var.
-Tokat yetmedi herhalde. Ne anlatıyorsun lan? Kart vizitmiş, kimlikmiş, kredi kartıymış? Ben bir an durayım diye dünyayı verirler lan bana. Ama manita işi dert. Haklısın. Kıymetini bileceksin. Hiç sevişmedim lan. Milyonlarca yılın birikimi. Yamuk yapmayacaksın manitana. Olanı var olmayanı var. Aşık olmak için neleri vermezdim. Sevdiğimle sırt üstü yatıp yıldızlara bakmak için deseler ki geldiğin tüm yolu geri koş...Koşulmuyor işte anasını satayım!
+Abi sen de ne dertliymişsin?
-Dertler benim, çile benim...Alın zaman sizin olsun.

30 Ekim 2016 Pazar

Ağlamak En Çok Bana Yakışır

Adın zehir olmuş yüreğime. Ağlamak en çok çirkinlere yakışır. Kambur sırtımda taşınmaz olmuşken anılar nereye koysaydım seni? Batarken, en son sen ve ben kalmışken geçmedi mi sanırsın aklımdan: Bırak o binsin son sandala, ben kalırım yine boynum düşmüş öne. Karışırım belki ardından denize. "Ağlamak en çok ona yakışırdı" dersin denize düşen yağmur damlalarını seyre daldığında.
Arınır mı yüreğim?
Yıkansam her dalgasında?
Yorgun düşüp kıyıya vurduğumda...Hangi kıyı beni kabul eder bilmem. Veririm göz yaşlarımı haraç niyetine. Yatıp sırt üstü bakarım gökyüzüne. Ayın çaresizliği yakar içimi. Kül rengi teni. "Ağlamak en çok bize yakışır" derim.
Yine yatağım. Yutmuş beni. Gereksiz sıcak yastığım tutar başımı havada. Örtmüş perdeler gecenin güzelliğini. Her bir motifine kıskançlık işlemiş. Sahte çiçekleri gereksiz övgü güne. Soğuk, sarımtrak duvar var sol yanımda. Sol yanım olmuş senden sonra."Ziyaret saati bitti". Sırtımı sol yanımdan ayırıp yatağın yumuşak hapsine gönderirim. Tavan karşılar gözlerimi. "Bugün hangisini istersin?" diye sorar bilmezmiş gibi. Cevabımı beklemeden gönderir her zamankini. Gözlerim dolar.
Ağlamak en çok bana yakışır.

27 Ağustos 2016 Cumartesi

Senin Adına...

-Senin adına sevindim.
+Adım ney kı benim?
-O nasıl soru?
+Verdiğin her cevaba kafamı sağa sola sallayacağım bir soru ama sen yine de cevap ver.
-Dalga mı geçiyorsun benimle?
+Senin adına dalga geçiyorum seninle. Sahi senin adın ne? Adını bilmeden dalga geçmem büyük kabalık oldu.
-Neyin kafasını yaşıyorsun?
+Benim adıma senin kafanı yaşıyorum. Nasıl benim adıma sevinebiliyorsun anlayamaz olmuş kafam da kendi adına bir şeyler yaşıyor. Adını sormuştum cevap vermedin değil mi? İki kelam öncesinde de benim adımı sormuştum? İki soru da havada asılı kaldı heralde. İlk yağmurda kanalizasyonu boylamadan ilelebet tek aşkları olan 'cevap'larını bulurlar umarım. Aklıma tüm çağlarda kendine yer bulacak bir klişe geldi bak: Cevapsız sorular. Üzülelim mi cevapsız sorular adına ne dersin?
-Anlamıyorum.
+Özür dilerim benim hatam daha adlarımızı bilmezken ben kalkmış kendim adına anlam taşıyan tuğlalardan kule yapmanı istiyorum. Tek tuğladan kule olur mu?
-Neye gülüyorsun?
+Tuğla yiyen bir arkadaşım vardı o geldi aklıma. Küçük parçalara ayırırdı yemeden önce. Sonra oturudu karşılarına içlerinden sadece birini seçerdi. Atardı ağzına. Başlardı çatır çutur çiğnemeye. Bazen ağzım sulanırdı, limon etkisi yaşardım. Geri kalan parçaları ayağıyla bir araya toplar haydi gidelim derdi. Şimdi düşünüyorum belki de anlamak için yiyordu. Sormadım hiç niye yaptığını. Cevapsız soru olurdu heralde iyi ki sormamışım. Vebalini taşıyamazdım. Benim adıma taşır mıydın?
-Saçmalamaya devam edeceksen gidiyorum ben.
+Dur daha adını söylemedin. Adımı sormuyorum artık cevaplayamayacağın gün gibi yakmaya başladı tenimi. Bak şimdiden fark attı bileklerim omuzlarıma yanma işinde. Tamamen soyunsam senin adına sorun olur mu yanarken iz kalsın istemiyorum da.
-Sırf bu saçmalığa son ver diye cevap veriyorum. Senin de bildiğin gibi benim adım -, senin adın da +. Sallama kafanı sağa sola.
-Ama ben sana söylemiştim vereceğin her cevaba bunu yapacağımı. O zaman gel tanışalım. Sen benim adıma, ben senin adına bir şey yapmadan önce tanışalım. Tanışalım ki sen beni bil ben seni bileyim. Sen beni bil ki benim adıma sevinme. Beraber oturalım sevincimin karşısına. Uzatalım ellerimizin ayalarını ısıtalım. Belki kestane de atarız üstüne. Ben kabuklarını soyar sana veririm sen bana. Sen beni bil ben seni bileyim ki sevincim seni yakar mı diyen endişelerime elveda diyeyim mezarlarının başında. Sen gel benimle sevin, adımla değil.

26 Ağustos 2016 Cuma

Ağır Ol!

Ağır ol! Tek seferde içemezsin hepsini. Sen istesen de içilen izin vermez. Kaşık kesiğinin yuva yıkanı oynadığı sahneden akar fazlası. Senden kaçmanın heyecanıyla koşar çenene sonra dönüp bakar gözlerindeki hüzne, içi burulur, yavaşlar. Bilir dönemeyeceğini, sitem eder, beni de kaybettin der, damlar çenenden yok olur gider. Herşeyini kaybediyor insan bir an içinde. Bir an önceki seni kaybetmekten daha büyük bir kayıp yoktur demiştim sana hatırlar mısın? Onu da kaybettin değil mi? Şimdi iyi aç, kaybetmemek için açacağın neren varsa ve dinle:
Ağır ol! Tek seferde yutamazsın o lokmayı. Sen istesen bile yutulan izin vermez. Dilinin üstünde binlerce tat aynı anda takla atar durur, hiçbirini tanıyamazsin. Siyahın tüm renkleri yutmasi gibi acılar yutar tüm tatları. Acı büker boynunu ben bunu hak etmedim der. Diğerleri gelip sarılar acıya senin suçun değildi derler. Her biri son taklasını atarken dilinin yamacından üzülür senin için, kaçırdıkların için, kaçırıldıkları için. Herkesten kaçtığını sanıyor da insan kendinden kaçmanın hayalini bile kuramıyor. Kaçma, otur, al eline demli çayını 'yaptıklarınla' sohbet et demiştim sana hatırlar mısın? Onu da kaçırdın değil mi? Şimdi git çayın altını aç, sonra gel otur yanima da dinle:
Ağır ol!