17 Ağustos 2014 Pazar

Ayak Parmaklarım

Ayak serçe parmağım gibisin. Yokluğun en büyük silahın. Tam unutuyorum seni, tam hayatına devam etmelisin, o artık yok diyerek gaza getiriyorum kendimi, tam diyorum ki .....
Bir sürü gereksiz cümle kuruyorum kendime. Yetinmeyip gereksiz cümleler kurdurtuyorum kendime. Ama ne fark eder, yokluğundan bir yerden görüyorsun iyileştiğimi, birden çıkıyorsun karşıma.
Elinden gelen en büyük acıyı yaşatıp, tek kelime etmeden koşuyorsun geri yokluğuna. Beni acıttığınla bırakıp. Beni geri en başa dönmüşlüğümle bırakıp.
Her gün yanından aynı şekilde geçtiğin sandalyenin ayağına sırf varlığını unutturmamak için çarpan ayak serçe parmağım var ya o misal seninki de.
Daha kötüsü ayak baş parmağım gibiydin. Varlığındı en büyük silahın. Seni her gördüğümde ne hissedeceğimi şaşırırdım. Ellerim sinirlenir, göğsüm korkar, gözlerim üzülürdü. Başım ne yana döneceğini şaşırır, çaresizlikle öne eğerdi kendini. En çok da dizlerim çekti senden. İçimde dönen karmaşayı tek başına sırtladı her seferinde. Kimi zaman titredi, kimi zaman dayanamayacağım artık dön eve götüreyim seni dedi.
 Üç gün ağrırdı her yerim seni gördükten sonra.
O en sevdiğim siyah ayakkabıları her giydiğimde, daha beş dakika olmadan su toplayıp şişen, bana günlerce acı veren ayak baş parmağım var ya o misal seninki de.
Ama sen benim elim, ayağım, gözüm, kulağım, her şeyimdin. Ne oldu ki bize?
Bilmem.
Sen de mi bilmiyorsun?
Ya siz ayak parmaklarım?

23 Temmuz 2014 Çarşamba

Güneş

Güneşi görmeye hiç tahammülüm yok.
En parlak olduğunu her gün gözüme sokan kendini beğenmişin teki çünkü. Isıtıyorum bahanesiyle tenime tecavüz edip, elinde sigarası çekip gitmesine de katlanamıyorum artık.
Eskiden olsa camımdan tüm mahalleyi uyandırarak girmesi, tenimle pervasızca sevişip beni sırılsıklam bırakması hoşuma giderdi. Yüzümdeki aptal sırıtışla yatağıma girer, ertesi gün de geleceğini bilmenin huzuruyla rahat bir uyku uyurdum.
Ama artık ben o eski ben değilim.
O sınıfın en yakşıklısıydı. Tek kelimesiyle tüm insanları kendine hayran bırakırdı. Herkese gülücükler dağıtır, sonra sarı saçlarını savurup çekip giderdi arkasında eriyik aptallar bırakıp. Benim de bir zamanlar o aptallar kervanında olduğumu anlamışsınızdır. Sırf onu daha iyi görmek için uykumu bırakıp dağlara tırmanırdım. Çimlere uzanıp, gözlerimi kapardım tüm davetkarlığımla. Bulutların kulakları küfürlerimle çınlardı. Sadece ona daha bir kaç metre daha yakın olabilmek için her yıl milyarlarca para harcayıp güneye atardım kendimi. Göremediğim günlerin acısını çıkartırdım. Eve dönerken ellerini tutar bu güzel günleri hatırlatacak bir şey ver derdim bana. Zaten verdim der, kararmış tenimi gösterirdi.
Ama dedim ya ben o eski ben değilim.
O gün de her günkü gibi camdan atlayıp geldi yatağıma. Sırılsıklam bıraktı beni yine ve yüzüme de aptal sırıtışımı. Çıkıp gitti hiç bir şey demeden her zamanki gibi. Süslenip, attım kendimi yollara sırıtışımı da yanıma alıp. Marketin önünde yakaldım onu. Kolumu tutup yüzümü okşadı. Dönüp arkasını koştu bulutların geldiğini görünce. Bir küfür savurup takıldım ben de peşine. Berberin önünde direğe yaslanmış duruyodu. En güzel sırıtşımı kondurdum yüzüme koşmaya hazırlanırken telefonum çaldı.
Ve bir daha sırıtamayacağımı öğrendim. Biri giderken sırıtışımı da götürmüştü yanında istemeden.
Başımı kaldırım, göz göze geldik onunla. Direğe yaslanmış duruyordu hala. Tek isteğim yanına gidip, ona sarılıp ağlamaktı. Gözlerimde akmasınlar diye tuttuğum yaşlarımla bir adım attım ona doğru. Başını kaldırıp bulutların geldiğini gördü. Arkasını dönüp koşarak gitti beni orda yapayalnız bırakarak.
Ve artık ben o eski ben değildim.
Ertesi gün camdan içeri girdiğinde yorganımı başımın üstüne çektim. Dün olanları umursamadan girecek bir yer bulup işini gördü. Ama artık yüzümde o aptal sırtış değil, tecavüze uğramışlığın utancı vardı. Koşup banyoya her yerimi yüzlerce kere yıkadım bu utanç da banyonun deliğinden akıp gider belki diye.


Çizim: Berfin Akay

4 Temmuz 2014 Cuma

Hap, Su, Ben

İşaret parmağımla baş parmağımın arasında tutup kaldırdım havaya.
Beyaz.
Sıktım parmaklarımın arasında.
Sert.
Orta parmağımı yüzeyinde gezdirdim.
Pürüzsüz.
Önünde, arkasında ne bir harf ne bir sayı.
Sahipsiz.
Masanın üstüne geri bıraktım. Kurumuş muz kabuğu ve sinek arkadaşı, bardağımın dibinde kurumuş kahve ve küf kardeşleri. Karalanmış, sırf benden güçsüz olduğu için yırtılmış, buruşturulup, geri açılmış, elimin dışıyla düzeltilip yeniden karalanmış kağıt ve kalem yoldaşı. Karısını on yerinden bıçaklayıp kaçmayı beceremeyen katil kocayla çocuğunun resimlerini yayımlayabilsinler diye rüyasını bile göremediğim paralar isteyen ünlü şarkıcıyı aynı kağıtta buluşturan dünün gazetesinden kocaman bir sayfa. Hepsinin bir arkadaşı, bir yoldaşı vardı. Damsız girilmesi yasak masanın üstüne bıraktım hapı.
Görünmez güçler aynı anda bağırdı "Damsız girmek yasak!".
O kadar güçlü bağırdılar ki yuvarlanmaya başladı. Masanın ucuna yaklaştıkça bağırışlar kahkahalara dönüştü. Kahkahalar arasında tezahürat başlattı küf kardeşler "Düş, düş, düş."
Yer çekimi ağzın şapırdattı bir kurban daha diyerek.
Unutulduğum köşemden fırlayıp yakaladım onu.
Güvende olduğu yere, parmaklarımın arasına koydum. Su almam için geçecek zaman kadar bile katlanamamışlardı ona.
Havaya kaldırdım ve iki göz hayal ettim pürüzsüz, beyaz yüzünde."Yalnızız oğlum biz."
Ağız hayal ettim iki gözün altında. Ama ne dudakları büküldü ne de uçları yukarı kalkıp gülümseme bahşetti bana. Sadece "Hadi." dedi.
Parmaklarımın arasından terli avucumun içine yuvarladım. Onu yalnızlığa mahkum eden bendim. Belki yoldaş olur bana diye tuttum onu parmaklarımın arasında o kadar dakika. Ama onun da vardı eşi, arkadaşları, kardeşleri midemin karanlık sularında yüzen. Diğerlerini göndermeme yardım etsin diye su koyduğum bardağı doldurdum bir kez daha musluktan gelen, içine ne koyduklarını artık anlayamadığım suyla.
Son bir kez baktım gözlerine "Emin misin?"
Gözlerini kapattı. Cevap açıktı. Dilimin üstüne yerleştirdim ve arkasından döktüm suyu güle güle gitsin diye.

Çizim: Berfin Akay

2 Temmuz 2014 Çarşamba

Susamadım

Az okudum.
Çok konuştum.
Damarlarım özgüvenimi taşıyamayarak çatladı ve derimde tuzlu nehirler oluşturdu. O kadar tuzluydu ki dilimi değdirmeye tenezzül dahi etmedim. Bırak başkaları baksın dedim.
Kimse bakmadı.
İşin aslı kimse bakamadı. Bugüne kadar.
Bugüne kadar çünkü kafamda dönen kelimeleri, kafamda kağıda kaleme almayı bıraktım. Nehirlerimden akın etrafınızı yıkayın, ağızlarında çirkin bir tat bırakın insanların diye kelimelerime emir verdi.
Ama az okudum.
İçimden çok konuştum. Her okuduğum yazıda daha iyisini yaparım dedim.
Yapmadım.
Yazsam bile kim okuyacak dedim. Okunup hayran kitlem mi olacak dedim. Yazılarımı insanlara, insanları yazılarıma layık görmedim. Ama bu kadar özgüveni ne taşıyabilirdi ki içinde? Neye güvenerek besledim, büyüttüm bu özgüveni?
Dayanamadı ve çatladı damarlarım. O kadar çok aktı ki o tuzlu su. İstemesem de dilimin ucuna kadar geldi. Daha korkunç bir tat olamazdı. Sanki tuzu eritmişler de içine tuz döküp karıştırmışlar gibi tuzlu.
Nasıl layık görebilmişim? Nasıl başkaları tatsın demişim?
Özür dilerim!